1 Şubat 2017

DİLAVER'E VEDA

Şubat 01, 2017

DİLAVER’E VEDA

Son kez arkasını dönüp baktı kadın. O görmedi bile bakışlarını. O kadar kızgın bir hali vardı ki, o kadar “Git.” diyordu ki davranışları ile, son kez bakacağını bilmeden bakmadı. O gece...

Aylar, yıllar gibi geçmişti. Günler birbirinin aynısı ve sıradandı. Artık takvimlerden bihaber yaşıyordu. İş aramayı bırakmış, yazılara küsmüş, kelimeleri rastgele seçen biri olmuştu kadın. Bu depresyon değil başka bir şeydi. Bu tüm haritasını saran bir büyük sancı. Nedenini bilmediği bir alevle sarmalanmıştı her şey. Her şey siyah, her şey beyaz.. Gün, ya gece ya gündüz.. Arası bir yaşam göremiyordu.

Dilaver’i düşündü. Gece karası üstünde olduğu bir vakitti. Tüm ışıklar sönmüş, tüm insanlık uykudaydı. O, Dilaver’i düşündü. İlk olarak aklına çatık kaşları geldi, güçlü kolları vardı ve uzun bir boyu, sarhoş eden bir kokusu, kaba görünüşü aksine ince, düşünceli bir adamdı, küçük bir çocuk gibi heyecanla hayat hikâyeleri anlatırdı, sonra yorgun bir yüzü vardı ve en çok insanın içini yakan gülümsemesi ile ışıldayan derin gözleri.

Bir anda hayatına neşeyle giren ve bir anda hayatından duman olup giden adam; Dilaver... Bu kadar kısa bir zaman diliminde bu denli yoğun bir duygu yaşamak nasıl mümkün olabilirdi? Artık hayatımızdaki her şey hızlı olduğu için miydi? Yahut artık sevgi denen mucizevi duygu yok muydu?

Dilaver yoğun bir iş hayatı olan, ağır sağlık sorunlarıyla mücadele eden, yolun yarısına gelmiş, yalnız bir adamdı. Ona hayatında eşlik eden, yolunu gözleyen ve onu her gün bekleyen sadece yaşlı köpeği vardı. Artık hayatın ne kadar kısa olduğunu anlamış ve mutlu olmaktan yahut mutlu etmekten başka bir isteği kalmamıştı. Kadın, o geceden sonra bu büyük sancının esiri altında yaşamak için çırpınmakta, Dilaver ise bambaşka bir diyarda idi. Her şey o gece bir anda zamanın acımasız hızına yetişemeden yaşanmıştı.

İnsanın hayatı bir gece içinde alt üst olabiliyordu. Bazen saatler bazen dakikalar içinde. Hayat, her an her şeyin olabildiği bir olguydu. Ve en yaralayıcı olanı ise herkesin her şeyi yapabilme ihtimalini gözetmek idi.

O gece yaşanan şey bir daha geri dönüşü olmayan bir yol gibi acımasızdı. Kadın tüm atomlarına kadar parçalanmış, tüm gözyaşlarını dökmüş, tüm ağıtlarını yakmıştı. Bir daha seveceğine olan tüm inancını yitirmiş ve yalnızlaşmıştı.

O gecenin üzerinden geçen aylar sonunda sanki hiçbir şey değişmemiş gibi görünse de aslında içinde filizlenen bir kıvılcım vardı. İnsan belli bir süre yas tutmalıydı, karalar bağlamalı ve gözyaşları tükeninceye kadar ağlamalıydı. Ya sonra? Sonra insan kendi hayatına kıymamalıydı. Bir kez verilen şeyin değerini bilmek böyle olmazdı. Hayatında halen sevdikleri vardı ve mutlak suretle olacaktı.

   Kadın, Dilaver’e asla gönderemeyeceği, istese bile yapamayacağı uzun bir mektup yazdı. İçinden geçen her duyguyu, acıyı, neşeyi, kısa ve güzel an ve anıları cümlelerle kâğıda işledi. Gözyaşları karıştı mürekkebe. Ama kâğıda döktüğü her sözcükte rahatladı. Omuzlarında yük olup taşıdığı duygular bir bir mürekkep olup kâğıda damladı.

Kadın gözyaşlarını yavaşça elleriyle sildi, ıslak yanaklarına yapışan saçlarını topladı, mürekkep olan parmakları ile kalemi son kez eline aldı ve mektubun son cümlesini yazdı.
“Elveda Dilaver…”

Sevgiyle…

P.S ( Yazdığım ilk öyküdür. )
"Bu yüreğe bu kadar acı fazla dersin bazen kendine. Ama hata bizde. Küçücük bir yürekle kocaman sevmek ne haddimize!"
Edip CANSEVER 

22 Ocak 2017

KARAR VERDİM

Ocak 22, 2017

KARAR VERDİM

Karar vermek; sanki hayatını başlatmak ya da bitirmek. Bazı kararlar devrim gibi. Bazı kararlar sindirimi güçten öte. Karalar bağlamak. Karara varamamak. Arada sıkışıp kalmak! Kalmak mı yoksa? Yoksa ne? Bunun cevabı henüz yok. Bunun kararı henüz yok. “Al canımı da kurtulayım.” değil. “Basıp gideyim artık yeter bu kadar!” değil. Kararım; pes etmek yahut kaçmak değil. Direnmek.

“Sonuna kadar.” deriz hep. Sonunu biliyormuş gibi. Bir şey bildiğimiz yok oysaki. Hiçbir şey bilmiyoruz aksine. Sonu olan değerli bir şey varsa o da can. Canın sonu geldi mi ağlamak, kaçmak, basıp gitmek, pes etmek gibi seçeneklerin olmuyor. Seçenek olmuyor. Yalnız tek yol; teslimiyet. 
Hayatında son bir kare görerek gitmek… Dolu ya da boş bir kare, kim bilir… İşte bunun kararı elinde değil. Ne karar verirsen ver bir gün kapını çalacak bir ölüm var peşinde, hatta yakanda. Sana gölgenden bile yakın bir şey var.

Kafam yine dolu… Taşmasından korktuğum bir doluluk bu. Taşıp bazı kuralları aşmasından korktuğum. Bazı yanlış kararlara sürükleyecek bir doluluk. Süründürecek bir doluluk. Dolu olmak her zaman iyi değildir. Özellikle bu kafanın içiyse hiç değildir. Tüm bedenine yansır. Tüm duygularına karışır. Tüm mimiklerine işler. Gülümsemen bile değişir. Hatta sen bile değişirsin. Bu yüzden meditasyon var sanırım. Bu yüzden arınma diyorlar. Kafan ne kadar düzenli ve ferah ise o kadar pozitif oluyorsun. Gülümsemen bile gülümseme oluyor.

Bekliyorum. Ama kim söyledi benim masum olduğumu. Ben daha çok derin kuyuların dibiyim. Hatta görünen yüzün aksine bir yüzüm. Ne ak ne kara griyim ben. Anlaşılan ama asla anlaşılmayanı taşıyan... 

Ben sizden biri gibiyim. Ben sizden biri gibi olmayı hiç sevmedim. Sizi sevmedim ben. Siz kukla gibi oynatılmayı severken ben kuklalarla oynamayı sevdim. Tüm tapınaklarınıza iğrenerek bakıyorum. Tüm putlarınızın üzerine bir gak emojisi yerleştirdim. Hepiniz oyunbozan iken ben kendimi feda ettim. Hepiniz bir şey anlamıyorken sizi teselli ettim. Ben hiç sizden biri olmadım. Hep rolleri değiştim. Ben bazen omuzdum sadece. Ben bazen put idim. Ben bazen sadece "Susan, üzgün kız." idim. Ben bazen yabancıydım. Bazen sadece arkadaş rolüne girdim. Bazen sevgili oldum. Hepsi bu oyunun bir parçasıydı. Hepsi size uyum sağlamanın bir dramı idi. Bitti!

Ben artık aranızda yokum. Ben artık kabuğunda yaşayan bir kaplumbağayım. Yavaşladım. Yalnızlaştım. Sustum. Uzaklaştım. Ben buyum. Sizde bundan başka her şeysiniz. Artık sesiniz bana ulaşmıyor. Artık sıkılmıyorum. Artık rol yapmıyorum. Artık kendimi duyabiliyorum. Artık arınabiliyorum. Artık yaşıyorum. Sonunda bir yol olduğunu ve tek başıma yürüyebildiğimi görebiliyorum. Sizin bazen taş bazen diken bazen çiçek bazen gölgesi olan bir ağaç olduğunuzu ayırt edebiliyorum. Karar verdim; yaşıyorum…

Sevgiyle...

P.S. (Nisan 2016 yılına ait düzenlenmiş bir yazımdır.)


"Hangi çiçek, diğerini “sarı açtı” diye ayıplar?
Hangi kuş, “farklı ötünce” diğerine yasak koyar?
Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar.
Ah insanlar! Her şeyi bulup kendini bulamayanlar…"
Charles Bukowski

16 Kasım 2016

ÇİÇEKLER

Kasım 16, 2016

ÇİÇEKLER*

Bir film, bir kitap, bir dergi, bir defter, bir kalem iyi gelebilirdi. Zengin kılabilirdi beni. Öyle hissederdim. Yeni bir kitap, yeni bir kıyafete (kılığa) bedeldi. Yeni bir defter heyecanlandırabilirdi yazan, yazmayı seveni. Sokaklarda olmaktansa balkonumda kalmayı tercih ederdim. En sevdiğim müzikleri dinleyerek, yazmayı ya da merakla açıp okuduğum kitapları okumayı. Onca binaya inat karşımda duran kiraz ağacına bakmayı severdim. Ya da annemin çiçeklerine kırmızısına, pembesine, beyaz gülüne bakıp dalıp gitmeyi, saatlerce düşünmeyi. Sadece bir çiçek değildiler. Onlar benim manzaramdı. Bazen dert ortağım, esin kaynağım bile olurlardı. En usta ressamın canlı tablolarıydı. Her gün, her seferinde aynı çiçekleri incelemekten, seyretmekten, sevmekten ve koklamaktan alıkoyamazdım kendimi. Çiçeksiz balkonlar ne kadar boş gelirdi. Eksiktiler, yalnızdılar sanki. Balkonun balkon olabilmesi bir çiçekle sağlanırdı kendimce. Böyle yer edinmişti zihnime. Çiçekler...

Bir çiçeğe bile bakmak, az veya çok sabır isterdi. Özen gerektirirdi. Sevgi isterdi. Sevmeyi bilmeyenlerin bir çiçeği olamazdı bence, olmamalıydı. Sevgi barındıramayanların. Ya da olurdu ve ölürdü. Benim de üniversitenin ilk yıllarında bir çiçeğim vardı. Mor bir sümbül. Lakin bende o sabır ve sevgi yoktu sanırım, yarım yıl sonra ölmüştü çiçeğim. Ya da sevmemişti beni, yerini, suyunu. 

Annem çiçekleri çocukları gibi severdi. "Benim hiç çocuğum olmadığı için miydi?" diye düşünmüştüm. Sonraları kendime “Ben bir çiçeğe bile bakamam.” dediğimi hatırlıyorum. Oysa çiçeklerim olsun isterdim rengarenk, çeşit çeşit. Ama önce bir balkona yahut bahçeye sahip olmalıydım kendimce. Bir balkonum, bahçem olursa orayı çiçeklerle donatacağıma dair bir söz bile verdim kendime. Lakin sırf güzel gözüksün değil amacım. Çocuk sahibi olur gibi, evlat edinir gibi edinmek niyetindeyim. Çiçekleri gösteriş amaçlı kullanan onca insana inat. Onlar canlı bir sanat eseri. Ve öldürülüp satılması kadar yaralayıcı bir şey olamaz, olmamalı. Umarım çiçeklerin katledilip satılmadığı bir dünya var olur. Umarım..


Ve bir gün her renkten, her ırktan çocuğum olacak bahçemde, balkonumda. Zenginim diyeceğim. Çünkü bahçemde soyut somut bir sürü şey edindim. Çiçekler içindeyim. Artık zenginim anne…

Sevgiyle...

P.S.* (Birkaç yıl önce yazılmış bir yazımdır.)


"Boynumda elmas yerine, masamda çiçek olsun isterim."
Emma Goldman

11 Kasım 2016

KONUK YAZAR | ŞEYMA

Kasım 11, 2016

NEYE NİYET ?

Hani meşhur bir anlatı vardır:
Kızgın bir çölün ortasında bir kuyu vardır. Bir gün yolcunun biri buradan geçerken susayıp atından iner, derken atı başıboş kalmasın diye hemen yere bir kazık çakar ve atını bağlar, suyunu içip gideceği sırada ise "Benim gibi atını bağlayan olur belki, kolaylık olsun." diyerek kazığı bırakır ve yoluna devam eder. Derken yine bir yolcu susayıp kuyuya yöneldiği sırada kazığa takılır ve yere kapaklanır. "Benim gibi düşen biri olur belki, zorluk çıkarmasın." diyerek kazığı söker ve gider.

Şimdi, ne ilk yolcuyu, aslında yaptığı işin bir sonraki yolcu için kolaylık olmadığına; ne de ikinci yolcuyu, yaptığı işin bir başkasına zorluk çıkarmadığına ikna etmemize gerek var. Peki ama nasıl olur da ortada birbirine taban tabana zıt iki fiil varken netice aynı noktada buluşabilir? İyi niyet. İşte belki de şu dünyada olup bitenin kısa bir özeti; başkasına göre senin yaptığının zıttı iyilik olup, senin yaptığın ise kötülük gibi görününce kendi iyiliğinden vazgeçen, hatta bir yerden sonra belki de yanlış değerlendirilmenin verdiği hırçınlık duygusuyla başkasına göre iyilik olan bir şeyden bile vazgeçen, haksızlığa uğramış, içindeki iyilik yapma duygusunu kış uykusuna yatırmış insan hikayeleridir.

Oysa, bir başkasına göre yaşamak nasıl bir kaostur! Kime göre? Hangi kültürde büyümüş olana, eğitim geçmişi nasıl olana, yaşı ne kadar olgun olana göre? Sonsuz bir kombinasyon. Ve hatta bunların her biri sürekli değişim ve deveran içindeyken! Daha dün sevdiğini bugün sevmez, dün evet dediğine bugün hayır derken? İnsan bünyesi bu çeşitliliğe uyum sağlayabilir mi? Böyle mutlu olabilir mi? -E göreler, -a göreler bitmez. Belki de sahip olunan karakterin diğerleri tarafından kolayca kavranamayacağı nitelikte bir iyilik anlayışı vardır.  KİM bilir?
...
"Benim öncelikle iyi niyetli insanlara ihtiyacım var. İşi bilmeyene iş öğretebilirim ama iyi niyetli olmayanın niyetini değiştiremem."
Hakan Mengüç

27 Ekim 2016

LABİRENT

Ekim 27, 2016

LABİRENT

Yalnız. 
Herkes uzak. Her yer uzak. Her şey uzak. 

Yaşam alanını belirlediği çemberin çapı, herkese, her yere ve her şeye o kadar uzak ki. Hayal etmekte zorlandığımız sonsuzluğun içinde tek başına sanki. 

Labirent gibi soyut duvarlarla çevrili bir sarmalın ortasında. Yalnız. Biri, başlangıç noktasına geliyor. Ona, somut olarak o kadar yakınken soyut olarak ne kadar uzak olduğunu şaşkınlık içerisinde fark ediyor. Devasa duvarlarını keşfetmeye başlıyor. Korkuyla labirente ilk adımını atıyor. Merak ve heyecan içerisinde ilerliyor. Bir bulmaca gibi çözmeye çalışıyor. Adımları çekingen. Korkuyor. Soğuk duvarların arasında dolaştıkça kaybolmaktan korkuyor. Her yolu deniyor ve artık labirentin kalbine yaklaştığını hissediyor. Tam merkeze ulaştığını sandığı sırada en başa döndüğünü anlıyor. Zaman yine acımasızca ilerliyor. Her seferinde merkeze teğet geçiyor. Bir türlü labirentin kalbine dokunamıyor. Adımları artık koşar gibi, kaçar gibi hızlanıyor. Bir süre sonra merak, yerini umutsuzluğa, heyecan ise huzursuzluğa bırakıyor. Labirentten çıkmak istiyor. Kendine itiraf edemese de aslında kaçmak istiyor. Çıktığında ise labirentin kapıları aynı kişiye bir daha açılmamak üzere kapanıyor. Ama o bunu henüz bilmiyor.

İlk başlarda labirentin karmaşıklığından kurtulduğuna seviniyor. Derin bir nefes alıp rahatlıyor. Sonra etrafına bakıyor. Böyle devasa bir labirent göremiyor, sıkılıyor. İnsanların sıradanlığından sıkılıyor. İnsanların basit oyunlarından. Keşfedecek bir şey bulamayışından, kafa yoracak bir kaç cümle dahi duyamayışından. Sıkıldıkça anlıyor. Onu o labirent gibi etkisi altına alan, düşündüren, yaşamına anlam katmaya başlayan, her adımda yaklaştığını hissedip heyecanlandıran, merakla ve keşfetme arzusuyla ilerlemesini sağlayan bir şey olmadığını anlıyor. Ve anlamak, insanı derinden yaralıyor.

Bir gün labirente geri dönmek istiyor. Geri dönmek için her yolu deniyor. Hatta labirentin duvarlarını yıkmaya bile yelteniyor. Ama labirent kapılarını aynı kişiye bir daha asla açmıyor. Acı içinde düşünmeye başlıyor. "Ben nerede hata yaptım?" diyor kendi kendine. "Her yolu denedim, elimden gelen her şeyi yaptım. Ben nerede hata yaptım?" diye ağlamaya başlıyor. Bir anda (sözde) kafasına elma düşen Newton gibi, aydınlanma yaşıyor.

O, labirenti sadece bir bulmaca, bir oyun olarak görmüştü. Aslında labirent bir ruha ait, soyut duvarlardan örülmüş ve merkezinde kalp olan bir insandı. En önemli şeyi yani onun bir insan olduğunu ve bir kalbi olduğunu unutmuştu. Ona sadece bir oyun, bir bilmece ve bir keşif olarak yaklaşmıştı. Anahtar, sevgiydi. Sadece o duvarları aşmak ve başarıya ulaşmak değildi. O duvarları dinlemesi, sarılması yani sevmesi yeterliydi. O, duvarları baltalamaya çalışmıştı. O, duvarları aşıp ardında bırakmaya, yok saymaya çalışmıştı. Ama o duvarlar yaralı bir kalbin kalkanı idi. Her darbede bir duvar örmüş, her ördüğü duvarda daha da uzaklaşmıştı. Herkesten. Her şeyden. Ve her yerden. Uzaktı.

Yalnız.
...


Ne gariptir ki toplum olarak aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana; yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız...
*Halil Cibran

25 Ekim 2016

Ütopya'dan Mimliyoruz

Ekim 25, 2016

Ütopya'dan Mimliyoruz

"Ütopyalar güzeldir!"

Bir Deli Mavi  kız geldi girdi gönlüme. Gözleri derin, gönlü derya deniz. "Mucize" ile ilgili bir yazı var o yüzden sende yaz istedim dedi. Gülümsetti yine beni, bir deli mavi kız...

1. Mucizelere inanır mısınız? Neden?

Dünyaya yeni gelen bir bebeğin gözlerini ilk kez açışını, annesini ilk kez gördüğünde yüzündeki gülümsemeyi gördüğüm an mucizelere inanmaya başladığım an diyebilirim. 
Dünyadaki en büyük mucize, bir bebeğin gözlerinde, kokusunda, dokunuşunda gizli.

2. Şu an bir mucize olsa ne olsun istersiniz?

İş başvurusu yaptığım büyük bir firmadan, istediğim pozisyona beni uygun bulduklarını ve en yakın zamanda gelip başlamamı söylemelerini isterdim sanırım. İş konusunda psikolojik olarak öyle bunaldığım bir dönemdeyim ki aklıma mucize olarak bile bu geliyor. Bu soruyu belki 1 yıl önce yanıtlayacak olsaydım bambaşka bir yazı olurdu. Maalesef.

3.Bu kişi/olay/yer benim mucizem dediğiniz bir şey var mı?

Ablamın doğum yaptığı gün benim mucizem. O gün hissettiklerimi asla unutamam. Anne olmanın verdiği hissi tahmin bile edemiyorum. Sizin canınızdan bir can doğuyor. İnsan daha önce hiç bu denli yoğun bir hisse kapılmadığını anlıyor. Bu denli sevmediğini anlıyor. Hayat, o minik bebeğin gözlerinde duruyor. Kalp atışlarınız onun her hareketinde değişiyor. O ağladığında hiç olmadığınız kadar çaresiz çırpınıyorsunuz. Size bu dünyada en büyük mutluluğu verebilecek ve en büyük acıyı yaşatabilecek tek varlık o oluyor. 

Beni mimleyen, çok sevdiğim Bir Deli Mavi kıza çok teşekkür ediyorum. Bende değerli yazar arkadaşım Yeliz'i ve yeni tanıştığım değerli Çıplak Yazar arkadaşımızı bu değerli mime davet ediyorum.

Sevgiyle...

24 Ekim 2016

KADIN #2

Ekim 24, 2016

KADIN #2

Kolu kanadı kırık kadın. İnsanlardan korkuyor. İnsanların yapacağı her şeyden korkuyor. Sevmekten korkuyor. Çünkü sevgi bu hayatta var olabilecek bir duygu değil. BU hayatta duygulara yer yok! 

Aldığı yaraları saymaya başlıyor. Bir yerden sonra hatırlamıyor. Kaç kez kırdılar kanatlarını? Kaç kez onarmaya çalıştılar? Hatırlamıyor. Unutmak belkide iyi bir şeydi. Acı her an sızlamıyor olsaydı eğer. Uykuları acıyla kavruluyor olmasaydı eğer. En ufak bir durumda dünyayı terk etme isteği doğmuyor olsaydı eğer. Kelimeler bile canına kast etmiyor olsaydı eğer. Şarkılar kulaklarını sağır etmiyor olsaydı. Aldığı nefesi içinden acıyla vermiyor olsaydı. Gözleri bir ağaca takılıp dolmuyor olsaydı. Yaşıyor olsaydı eğer. Unutmak iyi bir şey olacaktı belkide.

Kadın darmadağın. Kadın, yarı yok. Ancak bir hayalet bu kadar yok olabilirdi. Ancak bir ölü bu kadar sessiz kalabilirdi. 

İnsan bir şeylerden kaçmaya çalıştıkça daha çok yakalanıyor. Ve en önemlisi sevmek yetmiyor. Sevmek belkide, bu devirde yetmiyor. İnsana hiçbir zaman hiçbir şey yetmiyor. İnsan yetinmeyi zaten bilmiyor. Ama sevgi, sevgi öyle mi? Öyleymiş. Sevginin yetemediği bir dünya varmış. Sevginin yetemediği bir yaşam mümkünmüş. Kadın sevginin yetmediğini ilk kez anlamış.

Sevgiyi sorgulayacak bir hale geldi kadın. Sevgiden şüphe edecek bir hale geldi. Sahi sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti.. Değil mi?

Sevgiyle...  


"Birini sevmeye koyulmak başlı başına bir iş, bir girişimdir. Güç ister, yürek ister, körlük ister. Hatta başlangıçta öyle bir an vardır ki uçurumun üstünden sıçramak ister; düşünmeye kalkarsan aşamazsın onu."
*Jean Paul Sartre

15 Ekim 2016

ACI

Ekim 15, 2016

ACI

Hayat. Üzerine sonsuz sayıda söz sarf edilmiş kavram. Kavraması basit ama acı. İnsan anladıkça kaçıyor. Ağır geliyor anlamak. Anladığın her şeyi anlatamayıp yutmak! Ağır geliyor yaşamak. İdam gününü bekleyen bir mahkumun yaşadığı acı kadar acı, anlamak.

Yeni bir hayat kurmak, yeniden başlamak mümkün mü? Varlığının ağırlığı altında ezilmeden yaşamak.. İnsanların kör ve sağır olduğu çemberin dışına çıkmak ve orada yalnız başına dönüp durmak.. Gerçek ve hayal arasında asılıp kalmak..

İnsanın tek derdi kendini değerli hissetmek mi? Sevmek ve sevilmek için çırpınmak mı? Hayatta belli bir konuma yükselmek mi? Adını duyurup, ünlü olmak mı? Her şeyi başarabileceğine inanmak mı? Hepsi kendini değerli hissetmek üzerine kurulu ideallerden başka bir şey değil. İnsan kendini değerli hissettiği sürece, var. Bir insanın değerli olup olmadığı değil, değerli hissedip hissetmediği mevzu bahis.

Her canın bir değeri vardır. Can fakında değilse neye yarar?

İnsan zamanının olmadığının farkında ama neye zamanının olmadığının farkında değil. Yaşamamak için direniyor. Yaşamak için ne yapıyor? Her gün önünden geçip gittiği, çorap satan yaşlı kadının önünde durmaya zamanı olmuyor. O yaşlı kadını görmüyor. O yaşlı kadını sevmiyor. O yaşlı kadını umursamıyor. Yaşlı kadın, koşar adımlarla geçenleri gördüğünde belki bir acelesi, derdi, hastalığı vardır diye onlara dua ediyor. Ama yaşlı kadının varlığını ezbere bildiği halde yok sayanlar, evden 5 dakika erken çıkıp yaşlı kadına “Kolay gelsin.” demiyor. Dünya kadar derdi olduğunu sananlar, dert nedir bilmiyor. Herkesin derdi dünya kadardı oysa...


Kendimi genellikle yeryüzünün her yerinde sürgün sayıyorum. Ve hiçbir yerinde göçmen saymıyorum. Yazdıklarım göçmen yazını değil. Somut anlamda sürgün yazını da değil. Ben kendi kendimi her an, her yerde için için sürüyorum. Tezer Özlü | Yeryüzüne Dayanabilmek İçin 

12 Ekim 2016

KADIN #1

Ekim 12, 2016

KADIN #1


Karmakarışık. Kafam, elim, kolum, dilim ve gönlüm. Durmayan, durulmayan bir sağanak var yüreğimde. Durmayan sözler var zihnimde. Her yeni gün bir başlangıçmış. Her yeni gün yarım. Bomboş beyaz sayfalar bıraktım geride. Tek bir mürekkep damlası dahi damlamadı gönlüme. Dalgasız deniz gibi ölü ruhum. Terk edilmiş bir kasaba gibi sessiz dilim. Bir rüzgar dahi esmiyor bu kente.

Yalnızlık, insanın yanında olan onca cana rağmen öyle hissedilir bir boyuttaki. İnsan dile getiremediği, getirse de anlam ifade etmeyen her şeyi yüreğinde taşıyor. İnsan yaşadığını değil yaşıyormuş gibi yaptığını anlıyor. Yalnızlığın boyutu durmadan büyüyor. İçindeki sağanak şiddetleniyor.

Dışarıdan nasıl sakin gözüküyor kadın. Dünya yansa umurunda değil. Her şeyi dikkatle dinliyor, mantıklı cevaplar veriyor hatta tebessüm bile ediyor. Mutlu ve huzurlu bir izlenim bırakıyor ardın da. Belki de tam aksi lakin dile gelmiyor. Dillendirilmeyen onca acı gibi. Unutulup giden hatıra defterleri, çoktan yok olmuş resimler, gözyaşları ile yazılıp yok edilmiş mektuplar. Değeri olan ne var ki? Bu hayat mı? Bu can mı değerli? Okyanustaki kum tanesi kadar, belki…


" Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez."   Stefan Zweig | Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu 

11 Ekim 2016

MİM YAZISI

Ekim 11, 2016


Sevgili arkadaşım Semanur beni mimlemiş. Daha önce hiç mim yazısı yazmadım lakin elimden geleni yapacağım. Güzel arkadaşımın yazısına da buradan ulaşabilirsiniz.

1. Bu yaz okuduğun en güzel kitap?

Okuduğum kitapları genelde uzun araştırmalar sonucu seçerim. O yüzden beğenmediğim pek kitap çıkmaz. Lakin en güzelini seçmem gerekirse Sabahattin Ali / Kuyucaklı Yusuf derim. Yusuf'un hikayesi beni derinden etkiledi. Kitabı çok kısa bir sürede okudum ve son sayfalarda göz yaşlarımı tutamadım. Çok gerçek ve acı bir romandı. 

Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti...

2. Bu yaz okuduğun ve sana hayal kırıklığı yaşatan kitap? 

Zor bir soru açıkçası. Kendisi çok sevdiğim Avusturyalı yazar Stefan Zweig. Kitabı ise Olağanüstü Bir Gece. Kitaplarını her okuduğumda kendisine daha çok hayran olmama rağmen bu kitabı beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Belkide kendisinden çok şey beklediğim için böyle oldu. Ama kitap sitelerine bakarsanız puanı oldukça yüksek ve kitaba olan ilgi fazla.

Size ait değilim artık, içinizden biri değilim, ama yükseklerde ama diplerde dışınızda bir yerlerdeyim, fakat asla ve asla sizin burjuva refahınızın düz kumsallarında değilim artık.

3. Bu yaz izlediğin en güzel 3 film?

Çok fazla film izleyen biri olarak ilk 3 seçmek benim için biraz zor olacak. Ama aklıma gelen ve çok etkilendiğim 3 film şöyle:

1. The Fisher King / 1991 ( Balıkçı Kral)
2. Antwone Fisher / 2002 
3. Life As a House / 2001 ( Yeni Bir Yaşam )

4. Bu yaz dinlediğin en güzel şarkı?

Her şarkının ayrı bir yeri ve değeri vardır bende. Bu yüzden yine zor bir soru benim için. Sanırım sürekli dinlediğim şarkı:
Sia | The Greatest


5. Bu yazıyı bir kelime ile tarif et

Eğlenceli. 

Beni davet eden arkadaşım Semanur'a çok teşekkür ederim. Bende diğer arkadaşlarımı davet ediyorum.

Gizli Özne 
Bol Kafein 
Ben Lacivert

Ziyaret ettiğiniz için;

Teşekkür ederim.